Ne Değerler Kaybettik
Ali Kandemir

Ne Değerler Kaybettik

Advert

Bir ülkenin en değerli varlığının yetişmiş insan olduğunu bir türlü kabul edip gereğini yerine getiremedik. Zaman zaman hatırladık fakat yetenekleri ortaya çıkaracak yapıyı sistemleştiremedik. Bu durum sadece günümüze ait bir sorun değil. Tarihin kısacık zaman dilimlerini kenara bıraktığımızda bunu çoğu zaman başaramadık.

Okullarında yeteneklileri belirleme ve bireyleri bunlara göre yetiştirme işlerini başarabilen toplumlar; mucitlerin, düşünürlerin, kalifiye ustaların otağı oldu ve olmaya devam ediyor. Bunu yapamayan toplumlarda başarı kişisel çabaların önüne geçemiyor.

Diğer taraftan geçmişe baktığımızda yeteneği, bireylerin becerisi ile değil, sayısı ile ölçtüğümüz de anlaşılıyor. Bir iş için hangi özellikte insana ihtiyaç duyulduğundan ziyade, kaç kişiye gerek olduğunu hesap ettik. Bu durumu her alana yaydık. Ülkemizin, kurumlarımızın, derneğimizin, taraftarlarımızın, camiamızın gücünü hep sayı ile ölçtük. İnsanımızı sayı olarak gördük, yeteneklerine bakmadık.  Eğitebildiklerimizi analiz ettiğimizde; iyi hekim olabileceklerin hukukçu, iyi sporcu olabileceklerin marangoz, iyi eğitici olabileceklerin fabrikada işçi, iyi yazar olabileceklerin mimar veya ilgisiz diğer alanlarda çalışmak durumunda olduklarını hemencecik fark edebiliriz. Tarlaya ekeceğimiz verimli tohumları seçtik fakat insanımızın yeteneklisini bulup ortaya çıkarıp gücünden yararlanmayı çok az başardık. Çocuklarımızın çoğunu ya eğitemedik, ya da yanlış alanlarda eğitim almalarına neden olduk.

İnsanımızı nasıl heba ettiğimize ilişkin geçmişte yaşadıklarımdan ve birinci kaynaktan duyduklarımdan bazıları trajikomik nitelikteki hadiselerden bir kaçını aktarmak isterim.

Köyümüze 1949 yılında ilkokul açılmış. Babamdan duymuştum. Birkaç yaş büyük amcası çok yetenekliymiş. Öğretmenin söylediklerini ve öğrettiklerini hemen algılarmış. Babam “Biz dersleri öğretmenden değil, amcamdan öğrenirdik. O bize anlayacağımız şekilde izah ederdi” derdi. Bir süre sonra ilkokul çağını geçenlerin ilişiğinin kesilmesi yönünde okula gelen bir yazı ile babamın amcası okuldan ayrılmak durumunda kalmış. Üstelik ülkenin şiddetle eğitilmiş insana ihtiyaç duyduğu bir dönemde. Babamın amcası sanki daha önceden okul varmış da gitmemiş, okul çağı geçtikten sonra okula başlamış muamelesi görerek gündelik köy işleriyle iştigal etmeye başlamış.

Yine köyün ilk öğretmeni dedeme zaman zaman “Mehmet amca senin çocuklar okur, bunları okut” dermiş. Buna yanaşmak istemeyen dedem akıl almak için köyümüzün muhtarına gitmiş ve öğretmenin düşüncelerini aktarmış. Köyümüzün muhtarı “Mehmet senin evin değirmene yakın. Birisini değirmene gebitçi (değirmen bekçisi) yap, diğerini çobanlığa yolla,  diğerine 15 keçi al” diye akıl vermiş. Dedem gönlüne hitap eden bu cümleleri duyunca “Muhtar, ben de öyle düşünüyorum” demiş.

İlkokula başladığımızda dedem pişman olmuş olmalı ki, okulun açıldığı ilk günden okula gitmemizi sağlar, okula kadar bize nezaret eder, zaman zaman da gelip haber bilirdi. İlkokulda benden daha yetenekli çok sayıda arkadaşım vardı. Bazıları matematiği hemencecik kavrar, kimileri hızlı okur ve okuduğunu yorumlardı.  Yazılı yoklamalarda göz ucumuzla kâğıtlarına bakmaya çalışırdık. Sınavlardan aldıkları yüksek notlar nedeni ile kendilerine gıpta ile bakardık. Bu manzara ortaokul ve lise yıllarında da devam etti. Fakat bu yetenekli arkadaşlarımızın tamamına yakını ya ailelerinin ilgisizliği, ya geleceğe dair toplumun öngörüsüzlüğü veya kısmen de yoksulluk gibi nedenlerle eğitim hayatlarını tamamlayamadılar. Kısmen yoksulluk diyorum. Çünkü her hemen hemen her köyde ilkokul olduğu için dönem başı küçük bir masraf dışında öğrencinin ailelerine maliyeti neredeyse hiç yoktu. Ortaokul ve lise yıllarında kasaba da bir esnafa “bir kutu helva” ve “bir dilim ekmek” için yapılan cüz’i ödeme bir öğrencinin bir yıllık yemek maliyetiydi ancak.

Benim yaşadıklarım ve duyduklarım ülkenin geçmişteki halinin küçük bir kesitiydi. Ülkenin genelini düşündüğünüzde kaybolan yeteneklerin boyutlarını varın siz düşünün.

Devlet eğitim kurumlarının gelişmesine imkânları ölçüsünde önem vermeye çalıştı. Bu konuda gözle görülür başarılar da elde edildi. Fakat kısır ideolojik kavgalar, farklı kesimlerin birbirlerini anlamak yerine sopayı eline alanın diğerine musallat olmasının da yetenekli insanımızın kaybına büyük etkisi oldu. Bir taraftan eğitimi ve ilmi sadece dini alanla sınırlayan geniş muhafazakâr kesimle, onların düşüncelerini, geleneklerini ve toplumsal yaşamlarını yadırgayan karşı taraf hep birbirlerini tartmış, birbirlerine karşı fırsatlar kollamıştır. Muhafazakâr tarafın bir kısmı eğitim almayı karşı tarafa benzemeye neden olacağı düşüncesi ile reddederken, diğer taraf onların sisteme dâhil olmasını, çocuklarının mevcut düşünceleriyle eğitilmesine pek yanaşmadı. Hal böyle olunca genetik olarak bin bir meziyete sahip insanımız köylerinden bile çıkamayarak ömürlerini tamamladılar. Devlet fakir Anadolu insanının çocuklarının eğitmek için yatılı okullar oluşturdu. Bu okulların imkânlarıyla buluşabilen sınırlı sayıdakiler ancak eğitilebildi. Geçen yüzyılın ikinci yarısından itibaren eğitim kurumlarına devam edenlerin önemli bir kısmı da zaman içinde yeteneklerini ve enerjilerini farklı ideolojileri yaymanın peşinde harcatılarak heba oldu gitti.

 Mesleğim gereği zaman zaman Anadolu’yu dolaşıyorum. Yol sorduğum bir çobanın, nevale aldığım bir bakkalın, ayranını içtiğim köylülerden bazılarının benden daha yetenekli olabilecek bir cevher taşıdıklarını hemencecik fark edebiliyorum. Değişik nedenlerle eğitim alamadıklarını gördüğümde kendi kendime “neleri heba etmişiz” diye hayıflanıp insanımız ve ülkemiz adına üzülüyorum.

 

DİĞER YAZILAR
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR X
Trabzon'un Yeni Millet Bahçesi Hazır
Trabzon'un Yeni Millet Bahçesi Hazır
Bize Üsküdar da Trabzon
Bize Üsküdar da Trabzon