Ülkenin kaderi eğitimin niteliği
Ali Kandemir

Ülkenin kaderi eğitimin niteliği

Advert

Sevgili okuyucularım eğitimin niteliği ülkenin kaderidir. Bu bakımdan ülkemizin geleceği adına örgün eğitimimizin niteliği üzerine bilinenlerden bazılarını yeniden hatırlatma ihtiyacı hissettim.

İnsan israfı

Toplum olarak paranın boşa harcanmasını veya fiziki bir nesnenin aşırı tüketilmesini israf olarak tarif ediyoruz. Fakat gençlerimizin iyi yetiştirilememesini, işsiz kalmasını ve yeteneklerinden faydalanılamamasını israf kabul etmiyoruz. Oysa bir toplum için en büyük israf budur. Ülkemizde insan israfımızın en önde gelen sebebi, her kademede verdiğimiz eğitimin niteliği sorunudur. Ülkelerde eğitim sistemleri sadece geçmişe ve günümüze odaklanamaz, toplumun geleceğini de şekillendirecek bir misyonu da içermelidir. Bu misyonun ayakları yere basmalıdır. İnsanımızın yurt dışına giderek Nobel alması, yurt dışında aşı geliştiren ekiplerin içinde ve başında bulunması eğitimin nüvesini oluşturan insan kaynağımızın genetik olarak bir sorunu olmadığını gösteriyor. Yurt içinde de başarılı çok sayıda insanımız var. Fakat başarılarının sistemik olmaktan ziyade daha çok kişisel gayretlere ve yönlendirmelere dayanması verdiğimiz eğitimin kapsamı, niteliği ve etkinliğini tekrar ve tekrar düşünmemizi gerektiriyor.

Bütün yollar KPSS'ye

Mevcut durumda ortaokullarımız liseye, liselerimiz üniversiteye, üniversitelerimiz Kamu Personeli Giriş Sınavına öğrenci hazırlayan dershanelere dönüşmüştür. Üstün yetenekli çocuklarımızın yeteneklerini geliştirmek üzere oluşturulan Bilim ve Sanat Merkezlerine devam eden öğrencilerin de dershanelere dönüşmüş okul sistemi içinde sınav yarışına dâhil olmaları bu merkezlerin işlevini de etkisizleştirmiştir. Ülke genelinde ortaokul, lise ve üniversite öğrencilerinin bilimsel süreçlerin uygulanmaya çalışıldığı projelere yönlendirilmesi, bu konuda yarışmaların düzenlenmesi güzel bir uygulamadır. Fakat projelere yönelen öğrencilerin ve mezunların başları ucunda seçme sınavlarının Demokles’in kılıcı gibi sallanması ve projelerde sağlayacakları başarıların kendilerine bir sonraki kademeye geçişte veya iş bulmalarında yararının dokunmaması nedeniyle sistemin projelere verdiği önemi de anlamsız hale getiriyor. Teorik olarak eğitim sistemimizin belirlenmiş güzel hedefleri olmasına karşın, süreç içinde bu hedefler uygulamada buharlaşarak tüm sistem, beceriyi geliştirip ölçemeyen sınav ve sınavlara hazırlık etrafında dönüp dolanıyor. Ülkemizde örgün eğitimi “sınav işleri” olarak tarif etmemiz çok da hatalı olmasa gerek.

Yükseköğretimden mezun gençlerin iş bulmalarında aldıkları eğitimin kalitesinin pek az katkısı bulunduğundan üniversiteler kalite konusunda kendini geliştirme ihtiyacı hissetmiyor. Çünkü kamu, istihdam sürecinde iyi yetişmiş ve beceri kazanmış mezunu seçmediğinden üniversiteler mezun yeterliliklerine ilişkin baskıyı iliklerine kadar hissetmiyor. Hal böyle olunca diplomalar bilgi ve beceriyi yansıtmaktan ziyade “öğrencinin öğrenim süresini nerede geçirdiğini gösteren” bir evrak niteliğinin ötesine geçemiyor. Daha alt seviyedeki eğitim kurumlarında ise seçme sınavlarında birkaç öğrencinin öne çıkması okul için yeterli görülüyor. Her okul birkaç başarılı öğrencinin reklamını yaparken, geride başarısızlığa mahkûm ettiğimiz onca çocuğun akıbetinin ne olduğu arka planda kalıyor. 

Tek hedef devlet kapısı

Dershanelere dönüşmüş okullarımızın başarabileceği tek şey gelecekte standart devlet işlerine talip, sınav kurdu olan sınırlı sayıda bireyler yetiştirmektir. Toplumun gözünde eğitim sistemimiz için kaliteden anlaşılan şey de tam budur. Yediden yetmişe herkes eğitim kurumlarının sınav başarılarını takdir etmekte ve bu başarıyı eğitim kurumlarının ulaşması gereken hedefi olarak göstermektedir. İster ortaokul, ister lise, isterse üniversitelerin öğrenci başarıları, alternatif fikirler ürettiğine ilişkin değil, öğrencilerinin ne kadarının toplum gözünde önemli sayılan sınavlarda başarılı olduğu ile ilgilidir.

Yükseköğretimden mezun olanlara yenilikçi bir bakış açısı kazandıramadığında mezunlar sınırlı sayıdaki rutini uygulayan kamu kadrolarında iş bulmaya odaklanıyor. Mezun sayıları ile kamu iş olanakları arasındaki uyumsuzluk binlerce mezun işsiz yaratıyor. Niteliğin tartışılmadığı bir sistem yeni ve rekabetçi iş alanlarının, düşünce kuruluşlarının, yenilikçi fikir üreten merkezlerin serpilip gelişmesine yol açacak mezun profilini oluşturamıyor. Düşük profil, düşük üretim, talep edilmeyen ürünler ve başkasının geliştirdiği fikirler olarak karşımıza çıkıyor. Yabancı ürüne bağlılık dövizi artırıyor, yabancı fikre bağlılık yozlaşmayı beraberinde getiriyor.  Bu nedenle ülkemizde işsizliğin ve yozlaşmanın asıl sebebi verdiğimiz eğitimin niteliği sorunudur.  Özellikle yüksek öğretimden mezun olanların önemli bir kısmı kendi işini kurabilecek beceriye sahip değildir. Mevcut sistemde devlette iş bulanlar sadece kendini kurtarır, yenilikçi teknoloji veya fikirleri kullanabilen özgür müteşebbisler ise toplumu, ülkeyi ve insanlığı kurtarır. Mevcut eğitim anlayışımız kendini kurtaran bireyler ürettiği için devlet kapısından beklentiler bu kadar fazla ve işsizlik bu kadar yüksek.

Diğer acı bir gerçek ise mevcut üretim yollarının çoğunluğunun büyük oranda klasik ve alışıldık yöntemlere dayanmasıdır. Bu üretim şekli donanımlı iş gücüne de ihtiyaç duymaz. Ülkemizde eğitim seviyesi düşük olanların iş bulma olasılığının eğitimlilere göre daha yüksek olmasının temel nedeni budur.

Nitelik değil nicelik

Maalesef eğitimden anladığımız nitelik değil, niceliktir. Eğitim kurumlarına ne kadar öğrenci devam etmekte, ne kadar yeni okul yapılmış, eğitim kurumlarında görev yapanlar ve mezunlarının profili ne olmalı,…? Her dönemki eğitim anlayışımızı, bu soruların cevabı bize avantaj sağlayacak biçimde şekillendiriyoruz. Yerli ve milli unsurların yanında, eğitim sistemi gençlerimizin ve toplumun bilgi ve bilime olan inancını artırıyor mu, evrensel değerleri kazanmasına katkıda bulunuyor mu, mezunlarımız çağın gerektirdiği donanıma sahip mi, çocuklar ve gençlerimizi yetiştirecek eğiticilerin seçimi ve yetiştirilmesi ne aşamada, dünyada bu işler nasıl yapılıyor, gelecekte nasıl bir dünya bizi bekliyor ve eğitim sistemimiz buna hazır mı,…? Eğitim anlayışımızı şekillendiren asıl sorular bunlar olmalı.

Eğitimin çıktılarını sadece fen alanlarını dikkate alarak teknoloji ve üretime yönelik insan yetiştirilmesi olarak düşünemeyiz. Yeni fikirlere ve yeni anlayışlara da ihtiyaç vardır. Bunun için toplumun, özellikle yükseköğretimde yasalara karşı olmayan farklıyı düşünenlere tahammülü olması ve bunu göstermesi gerekir. Bu konuda gösterilecek hoş görü,  hem toplumumuzun, hem de insanlığın ihtiyaç duyabileceği yeni fikirlerin ve umutların yeşerip gelişmesinin önünü açacaktır.

Bütün bu söylenenleri birinin “beyaz” dediğini diğerinin “kara” olarak tarif ettiği bir ortamda nasıl başaracağız. Bu konuda bize “bilim-ilim” yol gösterecektir. Bu yol göstericilik tüm eğitimin ortak paydası olmalıdır. Burada kast ettiğim kutsallaştırılmış ve dokunulması yasak bir “bilim-“ilim anlayışı değildir. Kast ettiğim şey; bize yapmaya niyetlendiğimiz şeyleri mevcut bilgi birikimi ile “en verimli, en düzgün ve en akla yatkın şekilde “ nasıl yapacağımızı gösterecek olan  “makul akıl yürütme” yöntemidir.

Tek başına sınavların belirleyici olduğu ve sınavların milyonlarca öğrenciyi sistemin dışına attığı bir yapının şekillendireceği gelecek sorunlu olacaktır. Bu vesile ile eğitime dair yol haritamızın “gerçek veriler” ışığında gözden geçirilmesinin gerekli olduğunu bir kez daha hatırlatmak istiyorum.

 

DİĞER YAZILAR
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR X
Galatasaray-Trabzonspor maçının hakemi açıklandı!
Galatasaray-Trabzonspor maçının hakemi açıklandı!
Ahmet Ağaoğlu: Yüzde 99 kazanacağız!
Ahmet Ağaoğlu: Yüzde 99 kazanacağız!